Mayötik: Ruhsal Ebelik

“Ben doğurmadım ki” dedi kadın. “Sadece vesile oldum. Zaten beni uyuttular, uyandığımda cin gibi bir bebek kollarımdaydı. Ona hayran oldum, onun kölesi oldum ve her gün hayran ve kölesi oluyorum ve çok yoruluyorum. O gün bugündür bir daha rahat edemedim”

Ne kadar içten bir gözlem. Doğurmak ıkınmak değildir. Bedensel acıya da indirgenemez. Fiziksel olaylar daha içsel olanların mecazı iseler, doğum neyin anlatısıdır?

Hz. İsa’ya atfedilen bir hadise göre: “İnsan iki kere doğar. Bir kez anasından, bir kez de kendinden”

Bu eski bir bilgidir. Tanımlanmış haliyle Sokrat’a kadar uzanır. Belli ki daha öncesi de vardır. İnsan kadar eskidir.

Sokrat’ın bir özelliği de kendi annesiyle meslektaş olmasıdır. Hayır, filozofun annesi filozof değil, ebeydi. Sokrat annesiyle meslektaş olduğunu bizzat söylemiştir. Düşünsel yolculuğu boyunca, zihni bütün bilgileri yakınsak bir mercek gibi birbirine iliştirirken kendisiyle ilgili bildiklerini de kullanmış. Kendi kökenini de bilgiden saymış. Varlığının nelerin sonucu olduğunu merak etmiş.

Annesi onu doğurmuş ama başka çocukların da ebesi olmuştu.

Sokrat da kendini eğitimsiz köleleri sorgulayarak aydınlatırken bulduğunda aklına anneciği gelmiş olmalı. Bir statüden, bir halden diğerine evrilen deneklerin önce çırpındığını, belki de acı çektiklerini de gördü. Bu süreç ipek böceğinin koza örüp sonra kelebeğe dönüşmesi kadar sancılı olmalıydı.

Bir “Sokratik Doğum Seansı”: içteki bilginin diyalogla dışarı çıkarılması

Bu disipline “Mayötik” adını verdi. Araştırmak isteyenler için ingilizcesinin Maieutics, fransızcasının Maieutique olduğunu şuraya not düşelim. Vikipedia’ya girmenin bir yolunun bulmak da size kalsın.

Mayötik’in amacı insanın kendinden doğmasına yardımcı olmaktır. Biz buna tek kelimelik bir karşılık bulamadık. Yine de buna “Ruhsal Ebelik” demek doğru bir seçim olur.

Buna göre insan boş doğmaz, bir kapasitesi, bir cevheri vardır. Çocukluktaki şartlar ve yönlendirmeler bunun bir bölümünü açığa çıkarsa da, bireyleşme ve olgunluk döneminde ikinci bir safha söz konusu olacaktır.

Benim dikkatimi çeken şey, Sokrat’ın kuru bir teori ortaya atmaması, vaatler vermemesi ve bu “kendinden doğum” sürecinin acılı oluşuna dikkati çekmesi oldu.

Bahsettiğimiz çalışmaya standart felsefe derslerinde Sokrat Yöntemi (Socratic Method) denildiğini ve bunun yine bir akıl yürütmeyle doğruyu bulma çalışması olduğunu görüyoruz. Yazık. Sokrat zamanında ya da modernizm dışı çağlarda bilgi parçalanmamıştı ve bilge “bütün adam”dı. Yani gerçeği arar, bunun yolculuğunu yapardı. Maaşlı ve kartvizit sahibi değildi. Geçinmek için ekip biçtikleri de olurdu.

Aslında Mayötik, ruhsal (psişik) bir çalışmadır. Bilgi bunun malzemesi, gübresidir. Çünkü bilgi değişir, gelişir, artar. Ama çalışma ve bunun amacı aynıdır: İnsanın bilinçli ve sorumlu bir varlığa dönüşmesi. Kendi edimlerinin sonuçlarını görerek yaşaması ve bunların sorumluluğunu alması da diyebiliriz.

Bir varlığın psişik doğumunu tetikleyen etmenler çeşitli şekillere bürünebilir. Ancak bunun bir “ebe” tarafından yapılması iki tarafında istekli oluşuna bağlıdır: Kendi hayrı için acıya katlanmak. Sokrat bu sürecin sadece acılı olmakla kalmadığını, bazen başarısız olduğunu ve yarım kaldığını da söyler.

Bedensel olmayan bir acı bir tür ruh parçalanması gibidir. Ayaklarınızın altındaki zeminin çözüldüğünü, güven hissinin yerini endişeye bıraktığını, sevip güvendiğiniz herkesi ve her şeyi kaybedeceğinizi görmek bir nevi ölüm deneyimidir. Ölmediğiniz için de bizzat yaşadığınız, deneyimlediğiniz bir ölümdür bu. Bu yaşanan ölüm tabi ki bir son değil, bir dönüşümdür. Kişi artık önceki halinde olmayı bırakır. O başka bir kişidir. Yakın çevresi bunu önce yadsır, görmezden gelir. Dönüşüm onları da etkilemektedir. Buna kendilerince direnirler. Sevdikleri ya da sahip olduklarını düşündükleri varlığın ellerinden kayıp gitmesi onlara da acı verir. Oysa bu durum güneşin batmasıyla kederlenen ilkellerin durumuna benzer. Güneş yeniden doğuncaya dek karalar bağlar, totemlerine yakarırlar. Ellerinden bir şey gelmez. Sabah olunca da bütün bunları unutur, kahvaltı ararlar.

Büyümemizi, birey oluşumuzu tetikleyen, buna katkısı olan varlıkları yaşamımıza ağırlamamız ve bu varlıkları doğru değerlendirmemiz önemlidir. Bu öyküde ebemiz, anamızdan, babamızdan, eşimizden, çocuğumuzdan ve hatta kendimizden bile önemli bir role sahiptir. Bunların hiç birinin yapamadığını yapacak teknik ama çetin bir görev üstlenmiştir. Bizi yönlendirecek, motive edecek, acımızı yadsımaksızın elimizden tutacak, gereken ayarlamaları yapacak ve kendi adımlarımızı atmamıza, ilk çığlığı atmamıza, kendi kendimize nefes almamıza izin verecektir.

Bunları yazarken Sokrat’ın mutlaka annesinin yaptırdığı doğumları izlediğini, belki de ona yardımcı olduğunu düşünüyorum. Benzetmelerden etkilenerek kendisini bir ruh ebesine dönüştürmüş olmalı.

Onun gibi bir ruh ebesi de Carl Gustav Jung’dur. Çağdaşımız ve psikiyatrinin kurucusu olan Jung’a göre ruhumuzda anima ve animus ögeleri vardır. Anima, erkek ruhsallığında bulunan ve geri planda, içte kalmış dişi yandır. Erkek Anima’sını dış dünyadaki yansımalarından tanır. Nedenini bilmeksizin bir kadını beğenir. Buradaki “beğeni” bize o erkeğin psişesi ile ilgili bir kapıdır. Kadında da Animus bunun karşılığıdır. Anima ve Animus birbirinin tam simetriği değildir, kendi içlerinde farklı bölümlenmelere sahiptirler (bunu şimdilik konu dışı buluyor ve başka bir yazıda açmayı düşünüyorum).

Jung’a göre erkek kadını biyolojik olarak döllerken, kadın da erkeği ruhsal olarak ‘döller’. Erkek yaratıcılığı anlamında olmasa da, Animus da yaratıcı bir varlık, bir matristir. Ancak onun yaratıcılığı Logos Spermatikos – dölleyici söz/eylem – olarak adlandırabileceğimiz bir şey yaratmasındadır. Aynı bir erkeğin eserinin sanki müstakil yaratıkmış gibi, kendi içsel kadın dünyasından fışkırmasına izin veriyorsa, kadının da içsel eril dünyası, erkeğin kadın yanının meyve vermesini sağlayacak yaratıcılık tohumları sunar. « İlham veren kadın »ın kökeni bu olup, kötü gelişmişse en berbat Viragos (erkekle kavgalı ve kaba kadın) haline gelme potansiyeli vardır.

Evrimsel biyoloji bu ilham vermenin bedensel karşılığını yani hamileliği incelerken, bunun psişik açılımını yapmak ise Jung’un Analitik Psikolojisine kalmıştır. Göz önündeki verilere bakarsak, kadınların bedensel, erkeklerin de fikirsel doğurganlıkları göze çarpar. Kim bilir belki de erkek bedensel bir yetersizliğini gidermek için çırpınmakta, evrimsel yarışta geri kalmamak için bir şeyler üretmeye çalışmaktadır. Kadın bunu zaten bedeniyle yapabilmektedir.

Burada durup bu iki insan özelliğinin yani Dişi ve Erkek yanların, buna bağlı olarak da Anima ve Animus’un her insanda farklı ölçülerde bulunduğunu söylemeliyiz. Yani bedensel olarak doğurmayan ve fikir üretiminde öne çıkmış, ya da her ikisini de deneyimlemiş kadınlar görürüz. Burada bahsi geçen bilgiler “İnsan” denilen denklemdeki değişkenlerden ibarettir.

Baş ağrısı çeken Zeus, demirci Hefaistos’un yardımıyla Bilgelik Tanrıçası Athena’yı “doğurur”

Son olarak, potansiyelimizi bilinçdışımız bilir ve rüyalar vasıtasıyla bize göstermeye çalışır. Evrileceğimiz hallerimizin sezgisi şu an vardır ve bu güdüler bugünkü iç ve dış çatışmalarımızın nedenlerindendir. Bütün ve Bireyleşmiş halimize göre bugün başka biriyizdir. Şu an olduğumuz kişi, ana rahminin konforunu terk etmek istemeyen, bunu yaparsa ölecekmiş gibi direnen cenin gibidir. Oysa cenin yeni evreye geçmez, bu konforu terk etmezse kararır ve anne-çocuk çiftinin ölümüne neden olur. Aynı şekilde anne de buna direnemez. Bebek çıkmalıdır. Allah’tan Doğa bu mekanizmaları elimize vermemiş, süreci kendisi yönetmektedir. Ancak iş ruhsallığımıza gelince tüm sorumluluk ipleri insanlardadır. Nice varlığın doğumuna engel olan ve karartan, yarım şekilde yaşamalarına yol açan bir dünyamız var. Bunu da aşk, sevgi, bağlılık, hakkaniyet gibi içini boşalttığımız kavramlarla savunuyoruz. Çocuklara, gençlere güvenmiyoruz. Kendi kaygılarımızı onlara yansıtıyoruz ve onlar da bunu bizden bir hastalık gibi kapıyorlar.

Doğurduklarımızın kendilerinden doğma süreçleri bizim rahatımızı kaçırır. Bedensel süreçler gelip geçer ancak ruhsal rahimlerimizde durup sürekli bizimle kavga eden bebeklerin ve kendimizin hayrını düşünmeliyiz. Kişi boyutundan toplum boyutuna kadar çıkabiliriz. Kuraklık maaşı bağlanan çiftçilerin ekip biçmeyi bırakmaları geldi aklıma.

Ebelere, ebeleşmeye, doğmayı arzulamaya ve arzulatmaya ihtiyacımız var. Herkes birbirini alaşağı edebiliyorsa, birbirinin elinden de tutabilir. Birbirini ışığa çekip çıkarmak isteyen insanlara yakın olmak ama onları kollamak da gerek. İlham alışverişi esastır. Belki aşk, belki de nefretle başlar bu iş, bilinmez. Ama yüksek titreşimlerle ilgili olduğu ve kişiyi sarstığı kesin görünüyor. Sanatın, bilimin, siyasetin, dinlerin esas amaçları arasında Mayötik de olmalıdır, yoksa İnsan’ın oluşumuna katkı vermeyecek, aksini yapacak ve hepsi insani açıdan eksik ve işlevsiz kalacaktır.

Suavi Kendiroğlu, 8 Nisan 2019

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s